Temmuz 31, 2020
  • 3:07 pm Hayat Devam Ediyor
  • 12:35 am Arzularına uyma seni Haktan saptırır
  • 11:33 pm Cahille Muhatap Olma
  • 6:46 pm SÖZ
  • 7:04 pm Örtünmek, Allah’ın emri, örtünmemek şeytanın isteği

Bu basın bildirisi; son zamanlarda basında, İslam Nizamı aleyhinde, bir kaşık bulanık Suda kopartılan, seviye ve keyfiyeti küçük ve düşük fırtınalara gerçekleri göstermek, bu fırtınalarda oynatılan piyanoların gerçek kimliklerini ortaya koymak ve en önemlisi de İslamın ne olduğunu belirtmek için kaleme alınmıştır. Bu basın bildirisinin amacı, önce Yüce Allah’a karşı bir mazeret ortaya koymak, ikinci olarak, haksızlık karşısında susmamak, üçüncü olarak da bu fırtınaları koparanlar ve oynatılan piyonlar belki iman ederler diye hakkı duyurmaktadır.

Buradan hareketle, öncelikle bilinmesinde yarar gördüğümüz bazı kavramlara açıklık getirmeğe çalışacağız. Çünkü, yapılan tartışmaların hemen tümü kavram kargaşasından kaynaklanmaktadır. Kavramların netleşmesiyle; bir taraftan tartışmalar bitecek, diğer taraftan herkes safını belirleyecek ve yerinin neresi olması gerektiğini bilecektir. İşte bundan sonra herkes ya bilerek iman edecek ya da bilerek inkâr edecektir, işlenecek konular genellikle Kur’an ve Sünnet kaynaklı ve akim ölçülerine uygun olacaktır. Bu konular sırasıyla şunlardır:

İlah, din, mezhep, dinlerin birbirleriyle ilişkileri, bir insanın aynı anda iki dine mensup olması konusu, basında ikide bir boy gösteren kişilerin gerçek kimlikleri ve sonuç.

İLAH: Çok sevilen ya da çok korkulan güç, ceza ve mükâfat vermeye yetkili görülen merci, hüküm koyma yetkisine ehil görülen, en üstün otorite.

Sayılan bu vasıflar, alemlerin Rabb’i Allah’a ait olan vasıflardır. Kur’an-ı Kerim, Allah’a ait olan bu vasıflardan birini veya ikisini başkasına verenin Allah’tan başka ilahlar edindiğini bildirmektedir. Yüce Allah’a ait olan vasıflan başkasına verenin müşrik, yaptığı hareketin şirk ve bu tür davranışların karşılığının ise acı bir azab olduğu gerçeğini aşağıdaki ayetler bildirmektedir.

SEVGİDE İLAH EDİNME = ŞİRKE DÜŞME:

“İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutar (şirk), Allah’ı sever gibi onları severler. İmân edenler ise en çok Allah’ı severler. Zalimler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi.” (2 BAKARA, 165)

Bir insan, hangi nedenle olursa olsun, Allah’a olan sevgisi derecesinde bir başkasını seviyorsa, o çok açık bir şekilde şirke düşmüş olur. Daha açık bir ifade ile; eğer bir insan hayatını, sevdiği kişinin istek ve arzularına, ya da sevdiğini iddia ettiği devletin kanun ve hükümlerine göre düzenliyorsa ve bu konuda yüce Allah’ın emir ve hükümlerine göre hareket etmiyorsa, bu insan sevgide Allah’a eş koşmuş, şirke düşmüş ve müşrik olmuştur.

Oysa Allah’a iman etmiş bir insan, Rabb’ini razı etmek ve O’nun begenisini kazanmak için hayatını Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre düzenler, sevdiği Rabb’inin rızasını kaybetmemek için çaba sarfeder. Böyle bir insan iman etmiş bir mümindir.

“(İşte) müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğu zaman (ayetler) imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.” (8 ENFAL, 2)

KORKUDA İLAH EDİNME = ŞİRKE DÜŞME:

Kimi insanlar da vardır ki, Allah’tan başkalarından korkarak hareket eder; korktuğu kimselerin isteklerini Allah’ın isteklerinin önüne geçirir. Allah’tan başkasından korkanlar bir zarara uğrarlar endişesiyle Kur’an’ın emirlerinin bir kısmından yüz çevirerek şirke düşerler.

“İnsanlardan kimisi var ki “Allah’a inandık” der, fakat kendisine Allah uğrunda eziyet edilince, insanların ezasını, Allah’ın azabı gibi sayar…” (Ankebut, 10)

Oysa yüce Allah, korkulmaya ve kendisinden çekinilmeğe en layık olandır. Can, mal ve değişik nedenlerle Allah’tan başkasından korkmak, canı, malı ve diğer nimetleri veren, bu nimetleri karşılıksız olarak bahşeden yüce Allah’a karşı en büyük nankörlüktür, küfürdür, şirktir. Çünkü böyle bir düşünce, insanı, alemlerin Rabbi yüce Allah’ı eksik görmeğe sevkeder. İşte böyle bir anlayış sonucunda insan başkasına yönelir, onu Allah’tan başka ilah edinerek ondan korkmaya başlar. Allah’tan başkasını ilah edinenler yüreklerinde sürekli bir korku hissederler. Mü’minler, Allah’tan başkasından kesinlikle korkmazlar.

“Allah kuluna kâfi değil mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi şaşırtırsa artık onu yola getiren olmaz. Allah kime de yol gösterirse; onu şaşırtan olmaz. Allah galip ve öc alan değil midir?” (39 ZÜMER, 36-37)

Ceza ve mükâfatta Allah’tan başkasını yetkili görmek

İnsan, yaşadığı hayatta kimi güçlü görüyorsa, onun ceza ve mükâfatını her şeyin üstünde tutarak hayatını ona göre düzenler. Şayet insan, içinde yaşadığı sistemin ceza ve mükâfatını her şeyin üstünde tutuyor; o sistemin ceza ve mükâfatını tek ölçü kabul ediyorsa bu durumda kişi, içinde yetiştiği sistemi ve bu sistemin koyucularını Allah’tan başka ilah edinmiş olur. Böyle bir insan, bir işe başlamadan önce ilah edindiği sistemin iznine başvurur. Sistem izin veriyorsa o işi yapar, izin vermiyorsa o işten vazgeçer. Çünkü onlar için tek ölçü ilah edindikleri sistemin ceza ve mükâfatıdır.

Yüce Allah’ı herşeyin üstünde gören, Onun ceza ve mükâfatını bütün ceza ve mükâfatların üstünde kabul eden bir mü’min için tek ilah yüce Allah’tır. Böyle bir mü’min için, içinde yaşadığı sistemlerin ceza ve mükâfatı hiçbir şey ifade etmez. Onlar, kendilerine ulaşan Kur’an’i gerçekleri her şeyin üstünde tutarak ona uyarlar. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de, Fir’avn ve sihirbazların çarpıcı örnekleri verilir.

Sihirbazlar, ilah edindikleri, cezasından korkup mükâfatına nail olmak istedikleri Fir’avn’a yaranmak için, Hz. Musa (as)’ın getirdiği gerçekleri iptal edip bozmaya çalıştılar. Ancak kendilerine gelen vahyi gerçekleri işitince, Yüce Allah’ın daha üstün bir ilah, O’nun ceza ve mükâfatının ise daha sürekli ve kalıcı olduğunu anladılar ve her akıl sahibinin yapması gerekeni yaparak, Musa’nın ve Harun’un Rabb’ine ve O’nun hükümlerine teslim oldular. Onlar için artık sahte bir ilah olan Fir’avn’ın tehditleri hiçbir anlam ifade etmez oldu. İşte bu konudaki Kur’an’i gerçekler:

“Fir’avn kavminden ileri gelen (rejim taraftarı) bir topluluk dediler ki: ‘Bu, çok bilgili bir büyücüdür. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz? Onu ve kardeşini beklet, şehirlere toplayıcılar yolla bütün bilgili büyücüleri sana getirsinler’ dediler.” (7 ARAP, 109-112)

“Fir’avn dönüp gitti, hilesini topladı, sonra geldi” (20 TAHA, 60)

“Derken büyücüler belli bir günün tayin edilen (kuşluk) vaktinde bir araya getirildi. Halka da: ‘Siz de toplanır mısınız?’ denildi. Umarız ki büyücüler üstün gelirse biz de onlara uyarız.” (26 ŞUARA, 38-40)

“Büyücüler gelince Firavn’a: ‘Eğer üstün gelenler biz olursak, bize mutlaka bir mükâfat var değil mi?’ (Fir’avn): ‘Evet’ dedi, hem o takdirde siz, yakınlar(ım) dan olacaksınız”. (26 ŞUARA, 41-42)

“Dediler ki: ‘Ey Musa, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın, yoksa (önce) atanlar biz mi olalım?” (7 A’RAF, 115)

“Musa onlara: ‘Atacağınızı atın!’ dedi”. (26 ŞUARA, 43)

“Siz atın” dedi (Musa). (Sihirbazlar) atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları ürküttüler ve büyük bir büyü (ortaya) getirdiler.” (A’raf, 116)

“…Bir de ne görsün; büyülerinden ötürü onların ipleri ve sopaları hakikaten koşuyor gibi görünüyor.” (20 TAHA, 66)

“(Musa’ya) ‘Korkma dedik, üstün gelecek sensin sen. Sağ elindekini at! Onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları bir büyücünün hilesidir. Büyücü de nereye varsa iflah olmaz!” (20 TAHA, 68-69)

“Biz de Musa’ya ‘Asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Gerçek ortaya çıktı ve onların yaptıkları batıl oldu. Orada yenildiler, küçük düştüler.” (7 A’RAF, 117-118)

“Ve büyücüler secdeye kapandılar: “Alemlerin Rabb’ine inandık! Musa ve Harun’un Rabb’ine’ dediler.” (7 ARAF, 120-122)

“Ve kazıklar sahibi Fir’avn (onlar)a (tehditler savurmağa başladı)” ( Fecr, 10)

“Fir’avn: ‘Ben size izin vermeden ona inandınız mı? Bu bir tuzaktır, şehirde bu tuzağı kurdunuz ki, halkını oradan çıkarasmız, ama yakında bileceksiniz!’ dedi.” (7 ARAF, 123)

“O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım, hangimizin azabı daha çetin ve sürekli imiş bileceksiniz! dedi. (20 TAHA, 71)

“(İman eden sihirbazlar) dediler ki: ‘Biz zaten Rabb’imize döneceğiz!” (7 ARAF, 125)

“Zararı yok dediler. Biz (nasıl olsa) Rabb’imize döneceğiz.” (26 ŞUARA, 50)

“Dediler ki: ‘Biz, seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin. Biz Rabb’imize inandık ki (O) bizim günahlarımızı ve senin bizi zorladığın büyüyü bağışlasın. (Muhakkak ki) Allah daha hayırlı ve (O’nun ceza ve mükâfatı) daha süreklidir.” (20 TAHA, 72-73)

“Biz ilk inananlar olduğumuz için Rabb’imizin, hatalarımızı bağışlayacağını umarız.” (26 ŞUARA, 51)

“Rabb’imizin ayetleri gelince O’na inandık diye bizden öc alıyorsun. (Ey) Rabb’imiz, üzerimize sabır boşalt ve bizi müslümanlar olarak öldür.” (A’raf, 126)

“(Evet insanları ezip) yücelen, (azgınlığında) haddi aşanlardan biri olan”. (44 DUHAN, 31)

“(Halkına) ‘Ben sizin en yüce Rabb’inizim’ diyen” (79 NAZİYAT,24)

“… Kavminin içinde seslenip: “Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? diyerek (böbürlenen)” (43 ZUHRUF, 51)

“(Haddini aşarak)” …Ey ileri gelenler, ben sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum, ey Haman, haydi benim için çamurun üzerine ateş yak (tuğla yap da) bana bir kule yap, belki Musa’nın ilahına çıkarım, çünkü ben onu (Musa’yı) yalancılardan sanıyorum’ (diyerek azgınlığında sınır tanımayan)” (Kasas, 38)

Bütün bunlarla da yetinmeyerek Hz. Musa (as)’a kendi ilahlığını kabul ettirmeğe ve kendisine gelen gerçekleri reddetmeğe çalışarak:

“Andolsun ki benden başka ilah edinirsen, seni mutlaka zindana atılanlardan yapacağım (diyerek küstahlaşan Fir’avn).” (26 ŞUARA, 29)

Yüce Allah’ın ilahlığı karşısında silinip yok oluyordu. Yüce Allah’ın sınırsız ilahlığını kabul edenlerin yanında ve gözünde Fir’avn artık bir hiçti. Çünkü Yüce Allah’ın uluhiyeti karşısında başka bir gücün uluhiyeti söz konusu olamazdı.

Evet, tarihin her döneminde haddi aşarak küstahlaşanlar, kanun koyma hakkını kendilerinde görmüşler ve “hakimiyet kayıtsız şartsız bizdedir” diyerek insanları zorla kendilerine itaat ve ibadet ettirmeğe çalışmışlardır. Yüce Allah’ın indirdiği hükümleri beğenmeyerek, kanunlar çıkarıp Allah’ın kullan üzerinde ilahlık taslayanlar, her dönemde, hakkın karşısında yok olmuşlardır.

Hz. Musa (as)’ın getirdiği gerçekleri, batıl olan sihirleriyle yok etmek karşılığında Fir’avn’ın yanında yakın dereceler elde etmek isteyen sihirbazlar gibi, günümüz Fir’avnlarının, prof.’luk, dekanlık, doç.’luk gibi makam ve mevkilerle mükâfatlandırdığı kimi yazar ve çizer takımı da, TV kanallarında, kadın pazarlayan gazete ve dergilerin çirkef kokan sayfalarında İslami gerçekleri örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Müslüman zannedilen bu belâmlar, Hakkı batıla bulayarak gerçekleri gizlemektedirler. Böylece batıl sistemin kendilerine verdiği nimetlerin karşılığını vermektedirler.

İkinci kavramımız olan din kavramını açıklamak konuya bütünlük sağlar.

DİN: İnsanın yeryüzündeki yaşamını düzenleyen, kişilerin yaptıklarına karşılık ceza ve mükâfat veren esasların, kanunların oluşturduğu bütünlüğe din denir.

Dinler, genellikle, onları vaz’edenlerin adıyla anılırlar. İslam, yüce Allah’ın kullarının yeryüzündeki yaşamını düzenlemek, onlara huzur ve saadet vermek ve onların mutlu yaşamalarını temin etmek üzere vaz’ ettiği esasların, nizamın, dinin adıdır.

İslam nizamına teslim olup hayatının her safhasını, İslam’ın temel kaynağı olan Kuran ve Sünnet’e göre düzenleyenlere müslüman, İslam’ı bir yaşam biçimi olarak kabul etmeyenlere kâfir, İslamın bir bölümünü alıp yaşayan, bir bölümünü bırakanlara müşrik, İslamın bir yaşam biçimi olduğuna inanmadıkları halde kimi İslami esasların gereğini yapanlara münafık, İslamın en ideal sistem olduğunu kabul etmelerine rağmen, gereğini yerine getirmeyenlere fasık adı verilir. Kur’an ve Sünnete göre hayatını düzenleyen müslüman dışında kalan müşrik, münafık ve fasık kimseler, İslama göre aynı zamanda kâfirdirler. Yani kâfir, inkarcıların, müşriklerin, münafıkların ve fasıkların ortak vasfıdır.

İslamdaki ayrı düşünüş ve anlayış farklılığına mezheb adı verilir. Mezhepler, Kur’an ve Sünneti esas ve vazgeçilmez ölçü kabul etmelerine rağmen, ayrıntı diyebileceğimiz bazı noktalarda farklı yorumlara sahiptirler. Bu da, İslamdaki istişare müessesesinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Mezhepler, İslam’da bulunması zaruri olan müesseselerdir. Ancak, günümüzde birer din halini almış, kurumlaşmış, kemikleşmiş olan mezheplerin İslam dini ile uzaktan yakından ilgileri yoktur.

İslamın yegane tek yazılı kaynağı Kur’an; Kur’andaki hükümlerin pratize (dilişinde tek ölçü ise Hz. Muhammed (as)’ın yaşama biçimi olan Sünnetidir. Kur’an ve Sünnet mü’min için vazgeçilmez tek esastır. Bu esas dışında kalan eserler, hangisi olursa olsun (Fıkıh, hadis kitapları, siyer vb.) ölçü kabul edilemez. Ancak bu eserlerde bulunan doğrular Kur’an ve Sünnet ölçüsüne uygunluğu nisbetinde alınır, aksi halde alınmaz, adı ne olursa olsun terkedilir. Kur’an ve Sünnet dışındaki eserlere bakarak İslam hakkında hiçbir şekilde hüküm verilemez; böyle bir hüküm verilse bile bu hüküm yanlıştır, haksız bir hükümdür.

İslamın dışında da dinler vardır; bunlar koyucuları adıyla anılırlar. Mesela; Kemalizm, Komünizm, Kapitalizm, Faşizm, Demokrasi, Hıristiyanlık, Yahudilik vb. gibi. Daha açık bir deyimle; insan hayatını düzenleme iddiasında bulunan her düşünce, her ideoloji birer din, birer sistemdirler. Çünkü her düşünce tarzı, her ideoloji kurallar belirler ve bu kurallarla insan hayatına yön vermeye çalışır.

Her din kendi içinde bir bütündür. Bir dinin diğer bir dinden ödünç hükümler alıp hayatiyetini sürdürmesi, hükümleri alan din veya sistem açısından çelişki ve tutarsızlıktır. Mesela Kemalist veya Marksist bir sistemin İslam’dan ödünç hükümler alarak hayatiyetini sürdürmeye çalışması, bu sistemin çelişkisini, tutarsızlığını gösterir. Ancak bir sistem içinde, ayrı düşüncelerin veya değişik görüşlerin olması hem doğaldır hem de bir ihtiyaçtır. Bu sistemde ayrı düşüncelerin olması sistemin başarılı olmasını sağlar. Bu bütün sistemler için aynıdır.

MEZHEP: Dinlerdeki ya da sistemlerdeki ayn düşüncelere, farklı görüşlere, İslamda mezhep, diğer dinlerde parti adı verilir. İslam nokta-i nazarında değerlendirdiğimizde; sistemlerdeki farklı görüşler mezhep adını alırlar. Mesela; Demokratik sistemlerdeki partiler, Demokratik sistemin ya da dinin mezhepleridirler. Bu mezheplerin ortak amacı Demoratik sistemi en iyi şekilde yaşatmaktır. Adları ya da görüşleri ne olursa olsun, tüm demokratik mezhepler için en önemli amaç, sistemi en iyi şekilde işletmektir. Demokratik mezheplerin sağcı, solcu, milliyetçi ya da müslüman görünmeye çalışması bir taktik, bir rol gereğidir. Aslında demokratik olan bir partinin, değişik isimler altında görünmeye çalışması, kitleleri kandırıp kontrol altında tutmasından başka bir şey değildir. Çünkü partiler, Demokratik sistemin vazgeçilmez unsurlarıdırlar.

Demokratik mezheplerin değişik adlar alması bir kandırmacadır. Bunun çok açık örnekleri vardır. Mesela; 1980 ihtilalinden önce koyu bir sol parti olan CHP’nin, şeriatçı zannedilen MSP ile koalisyon kurarak Demokratik sistemi devam ettirmeye kalkışmaları; gene marksist geçinen Ecevit’in 80’den sonra “başbuğ’luğa soyunması, Erbakan’ın da 80 öncesi Anıtkabir’e düşman pozlarının, 80 sonrasında neredeyse Anıtkabir’de gece gündüz kalıp yatacak kadar ileri giderek dostluğa dönüşmesi, bu aldatmaca oyunun bir gereğidir.

Aynı şekilde bugün şeriatçı geçinen RP’nin, gerçek Demokrasiyi ve gerçek laikliği kendilerinin getireceklerini iddia etmeleri ve ateist olan M.Kemal’in, yaşaması halinde, kendi üyeleri olacağını söylemeleri, bu Demokratik mezhebin gerçek kimliğini ortaya koymaktadır.

Her dinin, her sistemin kendine özgü mezhepleri vardır. Mesela; Hrıstiyanlıktaki katolik, protestan, ortodoks; Marksizm’deki Rus, Çin, Avrupa, İtalya teorileri; İslamdaki Hanefi, Şafii, Maliki, Caferi, Hambeli, Zeydi vb. mezhepler ait oldukları dinlere özgüdürler. Aynı şekilde Demokrasilerde de ayrı görüşlere sahip mezhepler ya da diğer adıyla partiler vardır. Demokrasilerdeki bu mezhepler de mensup oldukları sisteme özgüdürler. Demokratik dine mensup bir mezhep hiçbir zaman başka dine mensup olamaz. Böyle bir iddia taşıyan bir mezhep yalancı ve sahtekârdır. Hristiyanlık dinine mensup katolik mezhebi nasıl ki İslam şeriatçısı iddiasında bulunamıyorsa, aynı şekilde Demokratik bir mezhep olan Refah Partisi veya ANAP yada MHP, hiçbir zaman İslam olduğunu iddia edemez. Böyle bir iddia taşıyan bir parti yalancı ve sahtekârdır. Bu tür partilere üye olanların müslümanlık iddiaları da mensup oldukları partilerin İslamlık iddiası gibidir ve geçersizdir. Yani bu partilere üye olup destekleyenler müslüman değil demokrattırlar.

İKİ AYRI DİNİN BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLERİ

Her din ya da her sistem kendisinin en iyi ve en doğru olduğunu iddia eder ve diğer dinlere düşman kesilerek, o dini ya da sistemi yoketmeye çalışır. “Komünizm görüldüğü yerde ezilmelidir”, “İslam 1400 yıl önce yaşamıştır. Arap kanunudur, çağ dışı bir dindir”, diyerek kendi dışındaki dinlere düşman olan Kemalizm; “Kahrolsun Faşizm”, “Din toplumları uyuşturan bir afyondur.”, “Sermaye en büyük düşmandır.” diyen marksizm ya da diğer adiyle sosyalizm; “Beşeri yani insan ürünü olan her düşünce tarzı insanın dünyasını karartan zulümattır, insanlığa düşmandır.” diyerek gerçeklere parmak basan, “O (Allah) Elçisini, hidayet ve hak din ile gönderdi ki müşrikler hoşlanmasa da onu, bütün dinlere üstün getirsin”. (61 SAF, 9) ve “Allah indinde gerçek din İslam”dır. (3 AL-İ İMRAN, 19) diyerek üstünlüğünü açıkça ortaya koyan İslam; hep kendilerini üstün görmüşler ve karşılarındaki dinleri kötülemişlerdir.

Bütün bunlar da göstermektedir ki; bir din ya da diğer adıyla bir sistem hiçbir şekilde başka bir dine tahammül etmez, onu hoş görmez. Diğer dinlere hoş baktığını iddia eden bir sistem ya da din, aslında o dinleri içerden çökertmekten başka bir amaç gütmemektedir. Mesela; demokratlığı ağızlarından bir an olsun bırakmayan marksistler, yıllarca silahlı mücadelelerle demokrasiyi yoketmeye çalışan kimselerdir. Marksistlerin şimdi demokrat görünmelerinin, Kemalizme dört elle sarılmalarının nedeni Marksist dinlerinin iflas etmesinden dolayıdır. Yoksa marksistler, “Komünizm görüldüğü yerde ezilmelidir.” diyen M.Kemal’i ve onun dini olan Kemalizmi bitleri kadar sevmezler ve ilk fırsatta Kemalizmin ocağına incir dikmek için fırsat kollamaktadırlar. Bugünkü marksistlerin Kemalizme, ikiyüzlülük yaparak, dost görünmelerinin nedeni acziyet ve zillet içine girmelerinden kaynaklanmaktadır.

Aynı şekilde, Kemalizmin, okullarında din dersi adı altında İslam dini ile ilgili bazı şeyleri öğretmeye kalkmaları, imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri açmaları, diyanet şebekesini kurmaları, bir tarafta kemalistlerin iki yüzlülüğünü göstermekte, diğer tarafta İslami içerden yıkmak istedikleri ortaya çıkmaktadır. Kemalistler ya da diğer adıyla demokratlar zaman zaman, kısmen ortaya koymalarına rağmen, İslama düşmanlıklarını açıkça ortaya koyamamaktadırlar. Çünkü müslüman gördükleri halktan çekinmektedirler.

Aslında durum hiç de öyle değildir. Kemalizm ya da Demokrasi adı verilen sistem ya da din, İslama şiddetli bir şekilde düşmandır ve bütün kurallarını bu esas üzerine bina etmiştir. İşte apaçık örnekleri:

İslam dini “Hakimiyet ancak Allah’ındır” (12 YUSUF, 40) derken; Demokratik din: “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” der. İslam dini, faizi haram ilan edip faizcilik yapanların, Allah’a ve Rasulüne savaş açan çok günahkâr kâfirler olduklarını, ebediyen cehennemde kalacaklarını (BAKARA, 275-279) ilan ederken, Demokratik din, ekonomisini faiz üzerine bina etmiştir. İslam dini zinayı en büyük günahlardan sayıp faillerinin ebedi cehennemde kalacaklarını, hor ve hakir olarak azablarının kat kat olacağını (25 FURKAN, 69) ortaya koyarken, Demokratik din, zina müesseselerini teşvik etmiş, genelevler, bar ve pavyonlar açarak zinaya meşruiyet kazandırmış, zina reklamı yapan gazete, dergi, radyo, TV gibi basın organlarını maddi ve kanuni olarak desteklemiştir, islam dini içkiyi, kumarı, dikili taşları ve fal oklarını haram saymış, bunların şeytanın pisliği olduklarını ilan edip bunlardan kaçınılmasını ve kurtuluşun böyle sağlanacağını (5 MAİDE, 90) söylerken, Demokratik din tekel bakanlığı yoluyla içkiyi serbest bırakmış, kumarın her türlüsünü şirin göstermeye çalışmış, ülkenin her karış toprağına taş ve betondan putlar dikmiştir. İslam dini örtünmeyi emrederken (24/30) Demokratik din örtünmeye karşı savaş açmış, okullarını ve iş yerlerini çıplaklar kampına çevirmiştir. İslam dini evrensel ve çağlar üstü olduğunu söylerken, Demokratik din İslama hakaret ederek 1400 yıl öncesinin hükümleri olduğunu söylemektedir. İslam dini doğruyu hakkın belirleyeceğini, çoğunluğun insanı saptıracağını ortaya koyarken, Demokratik din, akılsız, deli, cahil de olsa çoğunluğu esas alır. İslam dini hayatın her alanına hitap ederken, Demokratik din İslamın bir vicdan meselesi olduğunu söyleyip diyanet şebekesi yoluyla onu vicdanlara hapsetmiştir. İki din arasında saymakla bitmeyecek daha nice zıtlıklar, karşıtlıklar ve düşmanlıklar vardır.

İslam’a bunca düşmanlık besleyen Demokratik din, islam dinine dost olup onun iyiliğini isteyebilir mi? Ya da düşman olduğu İslam’ın toplum tarafından net olarak anlaşılmasını isteyebilir mi? Veyahut insanların, İslam dinini bütün kurallarıyla öğrenip yaşamalarına rıza gösterebilir mi? Elbette ki bu mümkün değildir. O halde neden İslami ibadetleri belirleyip namaz memurları, vaiz ve müftüleri tayin ediyor? Neden Kemalist okullarda, İslam dinini kastederek, sözüm ona zorunlu din dersi koyuyor? Neden namazın, orucun, bayramın ve haccın zamanlarını ya da hacca kimin gideceğini tesbit ediyor? Neden hacca gideceklerin başına milli antrenörler atıyor? Bütün bunları dost olduğundan dolayı yapmıyor herhalde. İslami koruduğunu da söyleyemez. Çünkü Allah’ın dini olan İslamın, beşerin dini olan Demokrasinin korumasına ihtiyacı yoktur. Allah (cc) yarattıklarından üstündür.

Ayrıca İslam dininin ceza hukuku, ticaret hukuku, miras hukuku, aile hukuku, Adab-ı muaşeret kuralları olduğu gibi, Demokrasinin de aynı hukuk dallan vardır, islam bir sistem, bir idare şekli, bir dindir. Aynı şekilde Demokrasi de bir sistem, bir idare şekli ve bir dindir. Yani iki din, iki sistem ve iki idare şekli vardır ve bunlar birbirlerine düşmandırlar. O halde bir dine mensup olan kişi, aynı anda diğer bir dine de mensup olabilir mi?

Aynı anda iki dine birden mensup olma durumu mümkün mü?

Yukandaki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi İslam ve Demokrasi ayrı ideolojilere sahip, birbirine zıt ve düşman olan iki din, iki sistemdirler.

O halde birbirine zıt ve düşman olan, ayrı otoritelere ve ilahlara sahip bulunan iki dini, bir insan aynı anda kabul edebilir mi? Böyle bir iddia taşıyanlann iddiaları mantıklı ve sağlıklı olabilir mi? Bu iddiada bulunanların, inançlarının sağlıklı inanç olduğu söylenebilir mi? Bu tür soruları çoğaltmak mümkün, ancak bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değildir.

Bir an için bu sorulara olumlu yaklaşırsak ortaya şöyle çarpık bir durum çıkacaktır. Bir tarafta Anıtkabirde huşu içinde; Demokratik dinin, Kemalist felsefenin ilahı yani otorite ve kanun koyucusu M.Kemal’in önünde ibadete durup Demokratik dinin ilkelerini egemen kılmaya çalışan, Demokratik dinin laik ilkeleri üzerine yemin eden bir ferd; aynı zamanda İslam dininin ilahı ve otoritesi, kanun koyucu ve tek üstün hakimi olan yüce Allah’a karşı namazda ibadete durup İslam şeriatını getireceğini söyleyecek, hem de milletin gözüne baka baka…

Gene bir tarafta, yazdığı makalelerle ağız dolusu İslama küfreden, müslüman gördüğü halkın erkeklerine çember sakallı, mürteci, yobaz, çağdışı; kadınlarına karaçarşaflı, kafası çalışmaz, gerici, öcü diyen, İslamın değerlerine hakaret etmekten zevk alan bir ferd, diğer tarafta televizyona çıkınca, İslam adına TV’de şov yapan muhataplarına müslüman olduğunu İslama saygı duyduğunu söyleyecek, ama kalbi Kemalist dinin ilkelerine iman ettiği halde.

Bir tarafta vücudunu, Demokratik dinin tanıdığı serbestlikten yararlanarak gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda, ilan ve afişlerde pazarlayan, her gece bir başkasıyla sabahlamayı sanat bilen bir kadın, diğer tarafta örtünmeyi esas alan, zinayı yasaklayan, yüce Allah’ın emrine sarılmayı emreden İslami kabul ettiğini, İslamın en yüce din olduğunu söyleyecek.

Bir tarafta demokratik dinin en yüce sistem, çağımızın vazgeçilmez nizamı olduğunu söyleyip onun ilkelerini hayata zorla hakim kılmak, insanlara baskıyla kabul ettirmek için çalışan; demokratik, laik olmadıklannı söyleyenleri ceza evlerine gönderen Demokrasi havarisi bir ferd, diğer tarafta Demokrasiye, Laikliğe taban tabana zıt ve düşman olan İslam dinine mensub olduğunu söyleyecek, kimi yerde cuma namazına gidecek, kimi zaman Kur’an’ı alıp öpecek.

Yukandaki bu çelişkileri çoğaltmak mümkün. Bütün bunlar da göstermektedir ki, bir dine mensup olan birinin aynı anda bir başka dine mensup olması mümkün değildir. Böyle bir şeyin olabileceğini iddia etmek doğru ve tutarlı bir iddia değildir. Bir insanın iki ayrı dini, iki ayrı sistemi aynı anda kabul edebileceğini iddia edip, bu iddialarında ısrar edenlere şu örneği vererek iddialannın komikliğini ve basitliğini göstermek istiyoruz:

Bir insan düşünün ki, hem hristiyan olduğunu ve kilisede ayin yapıp ibadet ettiğini, hristiyanlığın en mükemmel din olduğunu söylüyor, hem de müslüman olduğunu, camiye gidip namaz kıldığını, çünkü İslamın en yüce din olduğunu iddia ediyor. Şimdi böyle bir iddia tutarlı ve kabul edilebilir bir iddia olabilir mi? Yani bir insan aynı anda, hem müslüman, hem de Hristiyan olabilir mi? “Olamaz” diyorsunuz. O halde bir insan nasıl hem demokrat, hem de müslüman olduğunu iddia edebilir? Daha açık bir deyimle, demokrasinin devamı ve üstünlüğü için sandık başına gidip (isterse attığı oy geçersiz olsun) oy kullanan bir insan, ondan sonra camiye gidip namaz kılarak müslüman olduğunu iddia edebilir mi? Böyle bir iddia, kilise ile cami arasında mekik dokuyan insanın iddiasıdan farklı olabilir mi? Elbette hayır.

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bir insan aynı anda birbirine zıt iki ayrı dine mensub olamaz. Böyle bir iddiada bulunanlar ya ikiyüzlü bir münafık, ya çıkar sağlamak isteyen bir sahtekâr ya da dinin ne olduğunu bilmeyen koca bir aptaldır. Böyle bir iddiada ısrar edenler kesinlikle müslüman değillerdir. Bunlar ancak ve ancak İslam dininin düşmanı olan Demokratik dine mensup, ilahları M. Kemal, kitapları TC’nin anayasası olan insanlardır. Müslüman değil, demokrattırlar. Bunların demokrasiyi zorla benimsemeleri durumu değiştirmez.

O HALDE BASINDA İKİDE BİR ŞOV YAPANLARIN DURUMU NEDİR? BUNLAR KİMLERDİR?

İslam dini, Hz. Adem (as)’dan Hz. Muhammed (as)’a kadar gelen risalet zincirinin temsil ettiği nizamın adıdır. Bu nizamın davetçi önderleri yalnızca Rablerinden aldıklan vahiyle toplumlanna gitmişler, onlara vahyi gerçekleri ulaştırmışlardır. Davetçi önderler, toplumlarına İslami gerçekleri ulaştırmaya çalışırlarken, içinde yaşadıklan toplumun önderlerinde dışlanmışlar, sürülmüşler, işkence ve zulme uğramışlardır. Kimi davetçiler öldürülmüş, kimileri tutuklanmış, kimileri de yerlerinden yurtlarından sürülmüşlerdir. Tarihin her döneminde Hak-Batıl mücadelesi bütün şiddetiyle devam etmiştir. İşte örnek sahneler:

“Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdikse mutlaka oranın varlıkla şımarmış kimseleri: ‘Biz sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz, dediler.” (34 SEBE, 34)

“Biz böylece her elçiye suçlulardan bir düşman var ettik. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.” (25 FURKAN, 31)

“Andolsun, senden önce evvelkilerin kolları içine de elçiler gönderdik. Onlara hiçbir elçi gelmezdi ki, onunla alay etmesinler.” (15 HİCR, 10-11)

“Andolsun, senden önce de resullerle alay edilmişti. Fakat onlarla alay edenleri alay ettikleri gerçek kuşatıverdi.” (6 EN’AM, 10)

“Böylece her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları kıldık ki, orada hile yapsınlar. Onlar kendilerinden başkasma hile yapmıyorlar, ama farkında değiller.” (6 EN’AM, 123)

Evet her toplumda, her devlette idareciler, devletin ileri gelenleri kendilerine gelen davetçileri yalanlamışlar, alaya almışlar, küçük görerek red etmişlerdir. Bu inkarcı ileri gelenlerden kimileri Hz. Nuh (as)’ı tutuklamış, kimileri Hz. İbrahim (as)’ı ve Ashab-ı Uhdud’a gelen davetçileri ateşe atmış, kimileri Kasabalara gelen elçileri taşlayarak öldürmüş, kimileri Hz. Musa (as)’ı ve yanındakileri işkence ile öldürmeye kalkışmış, kimileri Hz. İsa (as)’ı çarmıha germeye, kimileri de Hz. Muhammed (as)’ı öldürmeye çalışmışlardır. Kur’an bunların örnekleriyle doludur.

Bütün bu işkence ve zulümlere karşı davetçilerin tavrı şu ayeti kerimede ifade edildiği gibi olmuştur.

“İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır, onlar kavimlerine: ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka itaat ettiklerinizden uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir…” (60 MÜMTEHİNE, 4)

Hz. Muhammed (as) da şöyle buyurmuştur: “Bir kötülüğü gördüğünüz zaman onu elinizle kaldırın, gücünüz yetmezse dilinizle düzeltin, ona da gücünüz yetmezse kalbinizle buğzedin ki, bu imanın en zayıf noktasıdır, ondan öteye iman yoktur.”

Şimdi bu gerçeklerden hareketle meseleye bakacak olursak: Neden Allah’ın ve indirdiği dinin düşmanı, kötülüklerin başı ve anası olan Demokratik sistem; İslamı yani düşmanı bulunduğu dini anlatan, okullarda öğrencilere bu dini öğreten insanlara doçentlik, prof.’luk, dekanlık, başkanlık, rektörlük vb. makamlan veriyor? Neden bunlara maaş veriyor? Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, bütün kurum ve kuruluşlanyla, kanun ve tüzükleriyle İslama düşman olan bu Demokratik din, acaba kendisinin can düşmanı olan İslamın gerçekten anlaşılmasını mı istiyor? Bunun böyle olmadığını Celal BAYAR’ın “Ben de Yazdım” kitabı ile Mümtaz SOYSAL’ın “100 Soruda Anayasa” adlı kitabındaki ifadeler ortaya koyuyor. Celal BAYAR kitabında özetle şöyle diyor: “C.H.P.’liler, İmam-Hatip okullarını, ilahiyat fakültelerini açtık, ezanı arapça okutuk diye bize kızıyorlar, biz bunlarla devrim bahçesini suladık”. Mümtaz SOYSAL ise; “Dini vicdanlara itmek için güvenilir bir kurum olan Diyanet işlerini kurduk.” diyor.

Demek oluyor ki Demokratik din, Fir’avn’ın sihirbazlara teklif ettiği yakınlarından olmak mükâfatı gibi, dini bozacak olanlara mükâfat veriyor.

Şimdi, yukanda verdiğimiz Kur’an’i gerçekler ışığında, meseleye baktığımız zaman, basında ikide bir boy gösteren ve özellikle seçilerek konuşturulan kişilerin kimliklerini daha yakından tanımış oluruz. Bunlar kimlerdir? Amaçlan nelerdir? Ne yapmak istemektedirler? Neden içinde yaşadıklan rejimin ceza ve mükâfatını, Allah’ın ceza ve mükâfatından üstün görerek rejimi ilahlaştırmışlardır? Niçin İslami gerçekleri açıkça söylememektedirler? Kur’an’ın bunlar için kullandığı ifade ve ön gördüğü ceza nedir? Bütün bu soruların cevabını vermeğe çalışacağız, inşallah. Ancak, şimdilik mümkün oldukça özel isimler vermeyerek yalnızca vasıflarını ortaya koyacağız. Umuyoruz ki sihirbazlar gibi, gerçeklere teslim olup müslüman olurlar. Ancak haddi aşarak insanları kandırmaya ve gerçekleri gizlemeye çalışanlan ve tevbe edip müslüman olmayanlan daha sonra isim isim yayınlayıp topluma duyuracağız inşallah.

Tarihin her döneminde siyasal güçler, kendi felsefelerine uygun düşünen kişileri ödüllendirmişlerdir. Ödüllendirilen kişiler de efendilerinin istek ve arzuları doğrultusunda hareket etmişlerdir. Fir’avn, Musa (as)’ın getirdiği gerçekleri bozacak, karıştıracak ya da etkisiz hale getirecek sihirbazlara, makamlar vadederek onları ödüllendireceğini bildiriyordu. Fir’avn’ın zulmünü bilen sihirbazlar da, hem onun zulmünden emin olmak, hem de yakınlardan olmak için çalıştılar.

Günümüzde de durum aynıdır. Demokratik sistem, İslami esasları bozan, karıştıran ve etkisiz hale getiren kimselere yüksek makamlar vererek onları ödüllendirmiştir. Makam ve mevki vermediği kimseleri de korku ve baskı ile sindirmektedir.

Bugün üniversitelerde rektör, dekan, prof. ve doçent olanlar bulundukları konumu muhafaza etmek ve daha yükseklere çıkmak için İslami gerçekleri gizlemektedirler. Bunlar, İslami gerçekleri söylemeleri halinde, Fir’avn’ın sihirbazları gibi, makamlarından olacaklarını ve cezaya çarpılacaklarını biliyorlar. Bu nedenle, dillerini eğip bükerek İslami gerçekleri etkisiz hale getirmeye çalışmaktadırlar.

Ancak müşrikler hoşlanmasa da Allah dinini üstün kılacaktır.

Resmi ideolojinin yakınlarından olan bir başka grup da gazetecilerdir. Resmi ideolojinin dördüncü gücü olan gazeteciler, sistemin gözdeleridirler. Sistemin yönetici kadroları, yurt içi ve yurtdışı gezilerinde bu gözdelerini yanlarından ayıramazlar. Hangi düşünceyi taşırsa taşısın, tüm gazeteciler resmi ideolojinin buyruğu doğrultusunda hareket ederler “…Ancak iman edip salih amel işleyenler bunun dışındadır ki onlar da ne kadar azdır.” (38 SAD 24) islam adına TV ekranlarında sürekli olarak gösterilen müslüman(I) gazeteciler, müslümanlıklardan çok demokratlıkları ile övünürler. Demokrat müslüman diye bir sıfatın sahibi olanların, İslami temsil etmeleri mümkün değildir. Bunlar olsa olsa demokrasinin temsilcisi olurlar. Yeşile boyanmış bu demokratların İslami anlatmaya hakları yoktur.

Çatışma üzerine kurulu bulunan Demokratik dinin mezhep temsilcileri müslüman olmadıkları için, İslam konusunda konuşmaya hakları yoktur. Çünkü onlar İslam dinine göre değil, Demokratik dine göre kurulmuşlardır. Bu nedenle her vesile ile ilahlarının kabrini ziyaret edip ibadet etmektedirler. Demokratik dinli bir müslüman olamayacağına göre, bunlann da İslami temsil haklan yoktur.

Demokratik dinin emniyeti için kurulan ve İslami vicdanlara hapsetmekle görevlendirilen diyanet teşkilatının ve temsilcilerinin İslami gerçekleri anlatmaları, Marksistlerin İslami gerçekleri anlatmalarına benzer. Ayrı dine mensup olanlann başka bir dini ne oranda anlatacaktarı ise ortadadır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Günümüzde İslamın temsilcileri, ancak İslama teslim olan, onun hükümlerini herşeyin üstünde tutan, İslami esasların bir devlet nizamı olduğunun bilincinde olup ona sarılan; malını, canını ve bütün değerlerini İslamın yüceliği uğrunda vermeyi bir şeref bilen, resmi ideolojilerden korkmayan, Allah’ın ceza ve mükâfatını her şeyin üstünde gören ve yalnızca müslüman olmayı onur kabul eden kimselerdir. Bunun dışında kalanlar için İslamın öngördüğü ceza şudur. “…Dünya hayatında rezil olmak, kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine itilmektedir…” (2 BAKARA, 85)

RAMAZAN YILMAZ

admin

RELATED ARTICLES
LEAVE A COMMENT